Öncelikle tespit sıçmak, analiz kasmak gibi bi hadsizlik yapmaktan çekiniyorum (kayıp yaşamışlara derin saygım ve üzüntümden dolayı) ancak içimden geçenleri olduğu gibi yazarsam belki de rahatlayacağım.
Bu düşünceler ilk olarak ne zaman başladı tam olarak bilmemekle birlikte ilkokul 2-3 civarı diye tahmin edebilirim.
Mutlu ve neşeli bir çocuktum. Bir gece rüyamda annem ve babamın öldüğünü gördüm. Çok ağladım. Sonra geceleri annem babam ölürse ben ne yaparım düşüncesi ve hüznüyle boğuşmaya başladım. Çok uzun bir dönem değildi; genel modumu ve mizacımı belirlemiyordu ama sanırım ölüm düşüncesinin tasavvurunu ilk olarak o yaşlarda yapmıştım.
İlk kaybımı 9 yaşında yaşadım. Ali dedemi kaybettik. Onu hayal meyal, ölümünü ise silik bir anı olarak hatırlıyorum. Bende derin bir iz bırakan travma değildi.
Sonra uzun yıllar ölüm düşüncesiyle ilgili sıkıntım olmadı. Melankolik ve karanlık bir tarafım hiç olmadı. Hatta kimin tarafından söylenmiş hatırlamıyorum ama meşhur bir söz vardır "ölümden neden korkayım ki? O varsa ben yokum, ben varsam o yok" gibilerinden birşeydi. Bu söz beni rahatlatıyordu. En azından kendi ölümümü düşününce. Ahiret inancım da yoktur (kutsal kitaplarda tasvir edildiği şekliyle yok diyeyim)
Çocuklarım olduktan sonraysa, paranoya derecesinde korkmaya başladım. Hatta bu yüzden yardım almalı mıyım diye düşünüyorum zaman zaman.
Mesela bazı geceler yatağımdan kalkıp odalarına gidip onları kontrol ediyorum. Odalarına yürüyüp kapıyı açmadan önce duyduğum tekinsiz korku, onları hareketsiz yatarken görünce vücudumu kaplayan bir saniyelik sıcak panik dalgası, kıpırdadıklarını ve ya nefes aldıklarını gördüğümdeki rahatlama, bazı sabahlar panikle uyanıp baby phone'dan mayanın nefesini dinlemeye çalışmam, bunu yaparken nefesimi tutarak gözlerimin fal taşı gibi açılması...
Bazen oyuncaklarına eşyalarına bakıp, çocuklarımın kaybında bu eşyalar bana nasıl bir acı verir diye düşünmem... İşte bu gibi düşüncelerin defalarca tekrarlanıyor olması beni alarma geçiriyor.
Bir de madalyonun öbür yüzü, ben ölürsem çocuklarım ne yapar korkusu var. Bu o kadar baskın olmamakla birlikte; çocuklarımın bana bu kadar çok bağlı ve muhtaç olmaları, beni bu kadar çok sevmeleri canımı acıtıyor bazen.
Bu düşünceler aklımda sıkça uçuşuyor olsa da, aslında birkaç saniye yaşayıp sonra eski Şen şakrak moduma, günlük rutinlerime kolayca dönebiliyorum. Yine de yeterince iyi başedebiliyor muyum, ya da bunları fazlaca düşünüyor olmam normal mi bilmiyorum.
Eski çağlarda ölüm ve yaşam içiçeymiş. Ölüm yaşamın büyük bir parçasıymış ve her yerdeymiş.
Ortalama insan ömrü kısalığı, bebek ve çocuk ölümlerinin fazlalığı, savaşlar, modern tıbbın olmayışı, bir kutu antibiyotikle iyileşebilecek basit bir enfeksiyonun ölüm sebebi olması insanlarda ölüm algısını bizim bilmediğimiz bir boyutuyla kanıksatıyor. Normalleştiriyor.
Kadınların 8-10 tane çocuğu oluyor. Çoğu anne evlat acısını birden fazla kez yaşıyor. Cehalet ve maneviyat fazlalığından insanlar ölümü metanet ve tevekkülle kabul ediyor.
Tüketim toplumu olmadığından, ölenden geriye kalanlar birkaç parça eşyadan ibaret. Bir de insanın kendine biçtiği değer bu kadar fazla, egosu bu kadar yüksek değil. Ölüm her evde, her köyde kol geziyor. İnsanlar "neden ben? Neden benim başıma geldi?" diye sorgulamıyor. Çünkü zaten tanıdığı herkesin başına geliyor.
Günümüzde ise çok zor... neredeyse gerçeğe yakın kalitede binlerce fotoğraf, ses ve görüntü, geride kalan yüzlerce eşya bu acıyı her gün tekrardan yaşatıyor. Modern tıbbın geldiği nokta "yapabileceğimiz birşey var mıydı, önleyebilir miydik, önceden farkedebilir miydik" soruları, sorumluluğu ve vicdan yüküyle bırakıyor kayıp yaşayanları.
Belki yıllar sonra daha da zor olacak. İnsan ömrü 150-200 yıla çıkacak. Görüntü ve sesler gibi belki kokular da arşivlenebilecek. Dokunma hissi yaratan simulasyonlar olacak. Kimbilir belki yüksek teknoloji bi taksidermi işlemiyle bedenler doldurulup, sonsuza kadar evlerde saklama akımı başlayacak...
Ölüm her zaman zor, her yaşta zamansız... Ama sanırım gitgide ölümü kabullenmek daha da zorlaşıyor.
Six feet under dizisine başladım. Ölüm düşüncelerinin bu kadar çok içime çöreklendiği bi dönemde bu diziyi izlemem tamamen tesadüf oldu!
Bilmeyenler için konusunu kısaca özetleyeyim: katolik cenazelerinde, ölünün takım elbise giydirilip, hazırlanıp şık bir tabutta sergilenmesi olayı var ya hani. Bu işi yapan bir aileyi anlatıyor. Her bölüm bir ölüm sahnesiyle başlıyor ve ölen kişinin cenazesiyle devam ediyor. Şimdiye kadar izlediğim bölümlerde her türden ölüm işlendi (bebek ve çocuk ölümü, gençler-yaşlılar, hastalıklar, kazalar, cinayetler...) kayıp yaşayan insan davranışı ve ölümün felsefi boyutu uzun uzun işleniyor dizide.
Ama en dikkat çeken tema, ölümün normalliği, herkesin bir gün ölecek olması ve "neden ben? Neden o?" diye sorgulamanın kimseye faydası olmadığı yönünde.
Son birkaç yılda sosyal medyada; benzer hayatlar yaşadığımız, bizim yaşımızda ve bizim çocuklarımız yaşındakilerin kaybı beni çok derinden etkiledi. İtiraf etmeye çekinsem de bilinç altımdaki korkuları su yüzüne çıkaran durum en çok buydu.
Harika giden hayatları vardı, onların başına geldi, benim de gelebilir düşüncesi beni bu noktaya getirdi.
Görsel medyada ve yazılı basında yer bulan, röportajlar, hikayeler o etkiyi yaratmıyor. Röportajcının, hikayecinin manipülasyonu olabilir gibi geliyor. Hikaye satsın kaygısı taşıyor gibi geliyor. Çok uzakmış gibi geliyor.
Ama sosyal medya o kadar gerçek, o kadar yanıbaşımızda ki. Evlat kaybı yaşayan annelerin acısını bizzat yazıya dökmesi, tutunacak bir dal araması, tanımadığı ama iyi niyetli insanlardan bir dua almak istemesi, paylaşmak istemesi; o kadar masum o kadar içten ki.. Beni paramparca ediyor.
Zor bir yazı oldu. Burada bitireyim.
![]() |
| Ölümle ilgili güzel bi quote koyayım dedim. Googleda görselleri okurken içim şişti. Sanırım bana göre konuyu en güzel hz. Yusuf özetlemiş. |

Ben de takip ediyorum öyle birkaç anne. Bebeğini kaybetmiş. Biriyle mesajlaşıyordum hatta. Ötekinin de bloğunu okuyorum bazen.
YanıtlaSilBaşıma gelmeden bilemem tabi ama acısı öyle büyük ki bu kayıpların, ha benim bebeğim ha başkasının. Önemi olmuyor. İçin yoğun acıyla ve etrafta kimse yoksa gözyaşlarıyla kalıyorsun işte.
Ölüm benim için de kavgalı olduğum bir kavram ve kendimi şöyle rahat bıraktım. "Başıma geldiğinde bakarım!"
Yani öyle bir mevzu oluşursa hayatımda, o zaman düşünürüm diyip konunun üzerini örtüverdim.
Geçen arkadaşın evindeyken, Doğu'ya bakmadığım 50 saniye içinde 4. katın balkonunda, çok riskli bir hareket yaparken bulduk onu. Herkesin rengi attı. Ben Doğu'yu ordan kurtarıp, sakinliğimi korudum. Düşünürsem çıldırırım çünkü, "nolurdu bi 20 saniye geç gitseydim" diye.
Üstünde durmuyorum. Salıyorum gitsin.
Ya ben de anında bastırıp, üstünü örtüyorum tabi ki. İster istemez. Aklımda saniyelik uçuşuyor bu düşünceler. Benim bilinçli olarak yaptığım bişey değil. Kendini bişey düşünürken yakalarsın da, baskına uğramış gibi aman ne düşünüyorum ben yaa dersin ya.. Yani bunlar oturup da düşünülecek, çocuklarımın kaybında Nasıl bir yol izlemeliyim diye plan yapılacak durumlar değil. Allah korusun ya, yazarken bile yazamıyorum. Anlamışsın ama sen beni sanki :(
YanıtlaSilZor bir yazi olmuş.. Sanirim hicbir anne yoktur ki bunlari aklindan gecirmemis olsun.. Benim de sosyal medyadan takip ettigim bikac anne var, hic tanimadigim annelerin, tanimadigim cocuklari icin gunlerce gozyasi dokmuslugum var..ama sunada inaniyorumki hayat devam ediyor.. Ben babami 18 yasindayken kaybettim. Bizbizeyiz burada yazmakta sakinca gormuyorum. Insanin cigerinin yanmasi diye bisey var, ben yasadim yani. Sonra birgun karnin acikiyor,banyo yapiyorsun, uyuyorsun vs. sen de hayret ediyorsun bu duruma, ama oyle, ama boyle hayat devam ediyor..bilinen anlamda ahiret inancim yok benim de, ama umarim sevipte kaybettigimiz, doyamadiklarimizla biyerde tekrar bulusuruz. Anlatacak oyle cok sey var ki..
YanıtlaSil:,((( Canım Lale'm :( inşallah buluşuruz :(
YanıtlaSil