12 Mart 2016 Cumartesi

Suriyeli Sığınmacılar





Bugün konumuz Suriyeli sığınmacılar. Konu hassas. Bu aralar her gün, Ekşi Sözlük ve Facebook başta olmak üzere Türkiye'de bu yıl doğan 55.000 Suriyeli bebek konularında uzun uzadıya yazılıp çiziliyor. 

Suriyeli sığınmacılar hakkında anlatılmış tonlarca hikaye, beyan edilmiş onlarca fikir zaten var. En son Türkiye seyahatimde benim de bir anım oldu. Henüz kimseye anlatmadım. Birazdan onu anlatıcam. Aşırı tırt bi anı ama, şimdiden söyliyim. 

Olaya geçmeden önce, her kaypak insan gibi benim de fikirlerim iki ayrı uçta değişip durmakta. Bir yandan hümanist düşünüp, empati kuruyorum. Çocuklara içim parçalanıyor, aynı durumda biz olsak; evlerimiz yıkılsa çoluk çocuk başka bir ülkeye sığınsak ne yapardık diye anlamaya çalışıyorum. Aylan bebeğe ben de çok ağladım, o ciğer dağlayan görüntü benim de günlerce aklımdan çıkmadı. (Çıkmıyor) Avusturya'nın sınır kapılarını açıp binlerce suriyeli alımı yaptığı günlerde, biz de para ve erzak yardımlarında bulunduk. Yani tabi ki insaniyet duygularımı kaybetmiş ve gözlerimi kapatmış değilim. Ama diğer yandan da koca bir ırktan ve kültürden tiksinen nefret suçu kıvamında düşüncelere gark oluyorum. Bilemiyorum yani, ortası yok bende. Ne kadar görmezden gelmeye çalışsak da, şuan böyle bir durum var ve yaşananlar hepimizin kendi hikayelerini birer ikişer oluşturuyor. 

Şehir efsanesi kabilinden duyduklarımız; gasp, taciz, tecavüz ve türlü manyaklıklar. Gözümüzle gördüklerimiz ise, aç sefil, otobanda para dilenen küçücük çıplak ayaklı çocuklar.. Benim hikayem ise Sabiha Gökçen havaalanı istanbul-Viyana uçusu kapısında geçiyor. 

Uçağa alınmak üzere kapıda koltuklara oturmuş bütün yolcular bekliyoruz. Edo arabasıyla oynarken yanımıza 5-6 yaşlarında bir çocuk geliyor. Önce çaktırmadan edoya danışıp sonra çocuğa "Sen de bizimle oynayabilirsin, tabi annen izin verirse" diyerek anasıyla gözgöze geliyorum. Bu cesareti biraz da çocuğun sürekli annesinin elindeki telefona sarmasından, ve annesinin de bıkkınlık ifadelerinden alıyorum. Kadın yarı mahçup, yarı yorgun gülümsüyor çocuğa da bir araba veriyorum. Edoyla ikisi koltuklarda arabaları sürmeye başlıyorlar. 

Derken o'nu farkediyorum. Suriyeli'yi. 3 yaşlarında kara kuru bir oğlan. Ayakkabılarından biri yok ve ayakkabısız çıplak ayağı bir gelişim bozukluğu nedeniyle içe doğru kıvrık ve küçücük. Böyle bir engeli olmasına ramen oldukça hareketli, ayağını sürüyerek hoplayıp zıplayan bir çocuk. 1,5 yaşlarında bir de kız kardeşi var. Çocuklar temiz ve düzgün giyimli. Düzgün dediğim, yıpranmamış yeni alınmış kıyafetler anlamında. Yoksa o sıcakta, kat kat montla oturtulmaları bence pek makul değil tabi.

Anneleri taş çatlasın 25 yaşlarında bir kadın. Çok da güzel. Kocaman gözleri ve Amy winehousevari uzunca ve kalınca sürmeleri var. Başı türban tarzı bir örtüyle kapalı. Ama skinny jeani olsun, kapşonlu swetşörtü olsun, bez ayakkabıları olsun; elindeki son model kocaman akıllı telefonu olsun gayet modern görünümlü.

Oğlan çok mazlum, içimi buruyor bakışları. Hemen onu da oyuna dahil edip, bir araba da ona veriyorum. Anası minnettar bakışlar atıyor. Yalnız oğlan anında şımarmaya başlıyor (çocuktur olur) edoyu itip kakmaya, bağırmaya, onun elindeki arabayı da almaya çalışıyor. Ben hemen müdahale ediyorum, "hayır tatlım öyle olmaz, biraz bununla oyna, sonra değişirsiniz. Sırayla oynarsınız" falan diyerekten çocuğu tatlılıkla ikna etmeye çalışıyorum ama tek kelime anlamıyor. Anası oralı değil.

Edo ben arabamı geri istiyorum diyor. Karambole getirip çocuğun elinden geri alıveriyor arabasını. Anası Edoya "Elemterefiş kem gözlere şiş hacı fışfış yaa habibi?" diyor yalvaran bir tonda (alma arabayı habibi, oynayıversin biraz ne olacak? Anlamı çıkardım ben bu cümleden) Edo sakinleşiyor ben arabayı geri uzatıyorum. Çocuk arabayı kapıp gidip başka yerde oynuyor... Boarding başlıyor anası ve çocuk yeni arabalarıyla birlikte mutlu mesut uzaklaşıyorlar... 

Ben ne yapacağımı hiç bilemedim orada. Yani alın bu sizin olsun anlamı çıkacağını düşünemedim. Yabancı bir çocuktan oyuncağının ödünç alındığı zaman, oynadıktan sonra geri verilmesi gerektiğinin evrensel bir kural olduğunu var saydım. Bunun için aynı dili konuşmaya, sözel olarak tesis etmeye gerek olmadığına kanaat getirdim.

Geri isteyemedim. Kaldı ki düşündüm de, vermeyeceklerini anlayıp da uçağa yürümeye başladıklarında geri istemek için sürem vardı. Çünkü o araba bize hediyeydi.. (Oyuncağın maddi değeri mühim birşey değil bu arada. Onu konu dışı tutuyorum. Ama manevi olarak  değerliydi. Başkasına vermek istemediğim, anı olarak saklamak istediğim bir oyuncaktı..) 

Ama orada aklımdan çocuğun durumu da geçti hızlıca. Hiç oyuncağı yoktu ve o arabaya sahip olduğu için çok sevinmişti. Iste o kısa süre içinde bu ikilemler arasında kaldım ve sonuç olarak geri istememeye karar verdim. 

Neyse işte dediğim gibi olay tırt bi olay. Ama o genç, Suriyeli kadının sanki en doğal hakkıymışçasına Edonun arabasına çökmesi beni düşündürdü. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına ramen (giyim-kuşam-telefon üstelik uçakla da seyahat edebiliyorlar) çocukların hiçbir oyuncağının olmayışı, annelerinin çocuklarla ilgilenmeyişi, çocuğu diğer çocuklara zorbalık yaptığında bakmayıp; ancak verilen oyuncak geri alındığında devreye girip yalvarır tonda tekrar istemesi...

Yani bu tutum işte sanırım herkes tarafından eleştiriliyor. Ben de bunu eleştirdim. Bu aile görece olarak, daha hali vakti yerinde, daha bilinçli belki eğitimli falan bir aileydi. Ona ramen kendilerine iyi niyetle yaklaşmış, kendi olanaklarından onlara da sunmuş insanları anında suistimal etmişlerdi. Demek ki onların normu, kültürü de buydu! Bu davranışı bütün ülkeye, kültüre mal etmek ne kadar doğru tartışılır tabi ama, bugüne kadar duyduklarımla birebir örtüşüyordu bu tavır. Kafamda bu sorular, bir yandan Edonun arabamı ne zaman geri verecekler serzenişlerini geçiştirip, arabayı unutturma çabası, bir yandan da oyuncağın büyük teyzemiz Neboş'un Edoşa hediyesi olmasının burukluğu itişe kakışa yerimize oturduk. 

Normalde olsa zaten ne yapar eder o çocuğa ufak birşey hediye ederdim ben. Malım hiç kıymetli değildir. Paylaşmak, küçük şeylerle insanları sevindirmek beni çok mutlu eder.  Kaybedilen, kırılan dökülen eşyalara üzülmem. Biri birşeyimi beğendiğinde al senin olsun diyengillerdenimdir. Yani bu hikayede pinti gibi çocuğa arabayı kaptırmış da buna üzülmüş havası estirmemişimdir umarım. Bu kadar basit birşey değildi çünkü beni gerçekten etkiledi bu olay... 

Bu gidişin sonu nereye varacak bilmiyorum. Ancak hem ailesi tarafından maddi, manevi, gelişimsel hiç bir ihtiyacı karşılanmadan sokağa salınan Onbinlerce küçük çocuğun geleceği için, hem de bilinmeze doğru giden bu kaos ortamında kendi çocuklarımın geleceği için çok endişeleniyorum. 

6 yorum:

  1. Hepimizin aklı karışık. Olanları nasıl okuycagimizi bilmiyoruz ki. Ama bence yapılacak tek şey oyuncağı paylaşmakti. Öyle de yaptın. O son hamle kültürel bir refleks mi, dilsel yanlış anlama mı, yoksa olan biten yüzünden o toplumun kaygılar topu haline gelip yabanilesmesi mi?

    Üzüldüm ya.

    Alakasız gibi durcak da. Bugün bişey kafama takıldı benim de.
    Pazara gittim. Dikkat ettim. Satıcılar hep yalvar yakar üslup içinde. Sanki onlar üçkağıtçı da bizi ikna etmek zorundalar. Hep bi pustluk beklenirmis gibi onlardan, dil döküyor her musteriye. Sordum birine. Ya dedim herkese böyle dil mi döküyorsun? Biz master'i Avrupa'da yaptık, aliskiniz diye geyik yaptı.

    Bu da bana senin o yukarda bahsettigin kültürel normu hatırlatti. Normal karsilanan bir davranış, herkes için sıradan birsey ama aslında çok tuhaf.

    Telefonla yazdım. Ne anlattım çok farkında değilim

    YanıtlaSil
  2. Ya biliyor musun burada o olay benim çok dikkatimi çekmişti. Satıcılar ürün övmüyor, hatta ustalar bile "yenge bak şurayı konple lambiri kaplayalım buraya da kartonpiyer çekelim. Çok şahane olur, geçen bi doktor aynısını yaptırdı" falan demiyor. Hatta tam tersi bir dürüstlükle daha pahalı olan ürüne "bence buna gerek yok, şu da aynı işi Görüyor" diye yorum yapıyorlar :)) garsonlar desen kibar ama suratsız. Çok acayip yaa hiç bizlik işler değil :)
    Ben de hep telefonla yazıyorum ya, buradan yorumlarımın saçmalığını ben de açıklamış olayım. Yazıları da telefonla yazıyorum hatta ama onu en azından önce bi taslak olarak yazıp sonradan okuyorum :-)

    YanıtlaSil
  3. aynı gel-gitler bende de var..

    YanıtlaSil
  4. Bence bu ikilem hepimizde var bir yanım biz de onların yerinde olsaydık acabasıyla doluyken bir yanımda bu şehirde olmasalardı keskesiyle...ben kırşehir de yaşıyorum ve burda suriyeli ve ıraklılar çoğunlukta. Çocuklarla parka gittiğim de kendimi yabancı bir ülkede hissediyorum. Ve dediginiz gibi son derece lüks içinde yaşıyorlar. Zaten buradaki esnafta n çok onlardan kazandıklarını söylüyor keza kiraların da artış sebebi bu göçmenlerin ev kiralarını birleşmiş milletlerin karşılıyor olması. Hep bi duygu sömürüsü içinde olmalarını da anlamış değilim halbuki maddi durumları bu şehrin ortalamasının çok üstünde. Sanırım bu car cur edip harcama, bütün insanların onlara kol kanat germedi bağışıklık yapmış. Yani sizin arabanizi sormadan götürmeleri bu bağışıklığın sonucu sanırım. Herkes bize yardim etmeli çünkü magduruz zihniyeti var.
    İssiz güçsüz dolaşıyorlar ortalıkta, yorulmayan düşünmeyen insan boşlukta kalıyor. Bu boşlukta insani taciz, tecavüz, hırsızlık, suç isleme bir suru şeye itiyor. Keske is istihdamı çok olan ülkelere gitmiş olsalar. Sürekli bakılmaya muhtaç olma birey durumlarını hem kendileri hem de çocukları beyninden atsa.
    Aklıma gelmişken sunu da soyleyim. İzinsiz çocuğun elindeki eşya alınıyor ve ben de bazen pısıp kalıyorum. Ne yapacağını şaşırıyorum. Sonra diyorum acaba çocuğun aklından neler geçiyor. Biri benim eşyamı aldı ve annem tepki göstermedi, güvenini sarsıldı. E vermesen de malı kıymetli damgası. Offf analık zor zanaat..
    Çok yazdım iyi ki konu açıldı içimde kalmış belli;))) sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizinle aynı yönde düşünüyorum. Ayrıca geçmişe dönüp baktığımda benzer acıları yaşayan milletlerin çok farklı davranmış olduğunu görüyorum!

      Mesela 89 göçünde, evlerini barklarını işlerini bırakıp göçe zorlanan Bulgar göçmenleri Türkiye'ye geldiklerinde hiçbirşeyleri yoktu! Ama çalışkanlık, dürüstlük titizlik ve insanlık onuru gibi özelliklerinden asla ödün vermeden bugün hepsi çok iyi yerlere geldiler.. Çalıştılar, didindiler, eğitime önem verdiler..

      Bosna savaşı'nda Mülteci olarak Avusturya'ya sığınan bütün boşnaklar, savaş bitince evlerine döndüler.. Burada kaldıkları süre içinde de asla toplum refahını bozacak Davranışları olmadı, çalıştılar, çocuklarını duyarlı yetiştirdiler, kontrolsüzce yeni bebekler doğurmadılar...
      Hiçbiri sokaklarda dilenmedi, çocuklarına otobanda mendil sattırmadı, biz mağduruz devlet bize bakmak zorunda demedi.

      Kendi hikayemde de tam bir basiret bağlanması yaşadım orada ya. Oğluma da durumu izah edemedim, ne diyeceğimi bilemedim. Geçiştirdim, unutturdum. Haklısınız işimiz zor :)
      Yorumunuza teşekkürler, sevgiler

      Sil